9 Aralık 2017 Cumartesi

FENERYOLU CİNAYETLERİ - Gencoy Sümer



Feneryolu Cinayetleri tam bir Agatha Christie hikayesi tadında. 
Ben çok keyif aldım:) 

Kitapta bir çok karakter ile tanışıyorsunuz ve onların hepsi birer şüpheli. Olayları her birinin ağzından dinliyorsunuz ve bu aşamada aslında tüm ipuçları bir şekilde sizin önünüze sunuluyor, ama ben bu sefer çok beceriksizdim 




Hah tamam "katil sensin" dediğim de onun o saatlerde bambaşka yerlerde olduğunu öğrendim. Başka birinden süphelendim ama bu sefer de bir diğer kişi geçmişte olanları anlattı ve o kişi ile ilgili bambaşka bilgiler verdi ve benim tüm kurgularım boşa çıktı. 

Velhasıl ben katilin kim olduğunu sonuna kadar anlayamadım 



Umarım, dedektif Kerim Ünlü ve polisiye roman yazarı dostu Faruk Arman'ın yeni hikayeleri için çok beklemeyiz

6 Aralık 2017 Çarşamba

AĞAÇTAKİ-JANNE TELLER


AĞAÇTAKİ, fuarda ON8 yayınevi standındaki Burcu’nun önerisi ile aldığım bir kitap. 

Teşekkürler Burcu !! İyi ki karşılaşmışız , iyi ki tavsiye etmişsin ve ben iyi ki okumuşum.

Hikaye , Danimarka’nın Tearing kasabasında sıradan bir okulda öğrenci olan 14 yaşındaki Pierre Anthon’un , Hiçbir şeyin anlamı yok. Zaten epeydir biliyordum bunu. Ama şimdi fark ediyorum ki, bir şey yapmanın da anlamı yok." diyerek sınıfı terk etmesi ile başlıyor.

Sonrasında ; okul yolunda ki erik ağacının üstüne çıkıp orada oturan Pierre, her seferinde geçen arkadaşlarına “anlamsız, her şey anlamsız! “ tarzı cümleler söyleyerek ve üstlerine erik atarak onları kışkırtıyor.

Bu durumdan çok rahatsız olan ve onu oradan indirmek konusunda her türlü şeyi deneyip başarılı olamayan bu bir grup ergen en sonunda kendilerince anlamlı olan şeyleri bir yerde biriktirip bunu Pierre’e göstermeye karar veriyorlar ve sıra sıra birbirlerine göre en değerli şeyleri “anlamlarını” birbirlerinden istemeye başlıyorlar.

13-14 yaşındaki çocukların böyle zararsız , masum bir düşüncelerinden ne çıkabilir ki diye mi düşünüyorsunuz ?

Neler olacağını tahmin bile edemezsiniz !!

Eğer merak ettiyseniz ve okumaya karar verirseniz şunu belirtmek isterim. Çok hızlı okuyacaksınız ama bu okuma kesinlikle sakin, keyifli ve huzurlu olmayacak !!!

28 Kasım 2017 Salı

KATİLLER ÇETESİ SERİSİ-J.A. REDMERSKI




Sarai, Izabel, Kuğu ve Çakal, Kötülük Tohumları yani Katiller Çetesi  serisinin dört kitabı da uzun zamandır kitaplığımda bekliyordu. Bir türlü başlamak nasip olmamıştı. Kaç kez elime alıp bırakmışlığım var 😊  

Hatta TÜYAP İSTANBUL KİTAP fuarında son çıkan 5.kitap -Kara Kurt-  listemde olmasına rağmen “aman daha diğerlerini okumadım, sonra alırım” deyip almaktan vazgeçmiştim.(Gerçi şimdi İdefix’den sipariş verdim, bekliyorum  😊 ) 

Neyse ; Kasım ayının 23’ü gibi ben Sarai ile bu seriye başladım. Öncelikle şunu söylemeliyim çok çok akıcı bir seri. Bölüm bölüm ilerliyor , her karakterin kendi anlatımını okuyorsunuz ve inanın kitapların sonuna nasıl geldiğinizi hiç anlamıyorsunuz. Seri olup da arka arkaya okunduğunda  bu kadar hızlı ilerleyen başka bir seri var mıdır bilmiyorum. Ben henüz karşılaşmadım.

Hikayelerde ; aksiyon, gerilim, gizem, acımasızlık, işkence v.s bolca var. Karakterlerin kötü ve karanlık yanlarının yanında , neden ve nasıl o hale geldiklerinin detaylarını da bu dört kitap içinde bulabiliyorsunuz, yazar bu kısımları bize anlatmış ki onlardan nefret etmeyelim 😊

Sarai’yi yani Izabel’i sevmedim, sevemedim .. Zeki bir kız olduğu , bir çok yerde vurgulanmasına rağmen ben öyle düşünmüyorum. Zaaflarım dediği şeylerin de gayet aptalca düşünce ve davranışlar olduğu kanısındayım. 

Hangi kitapta olduğunu net hatırlamıyorum ama  aksiyonun tavan yaptığı bir olayda , cüzdanını düşürme hikayesi var ki  “Ööööffff Aman yaaa” bu kadar da olmasaydı keşke dediğim satırlar oldu.  Victor’un ona nasıl tahammül ettiği benim için zaman zaman anlaşılır olmaktan çıkmış olsa bile “Aşık o ama “ diyerek konuyu kendimce kapattım ve  üzerinde daha fazla durmadım.

Serinin üçüncü kitabı Kuğu ve Çakal bence içlerinde en iyisi (tabii şimdilik  😊 ) . Fredrick nedense en başından beri sempati duyduğum bir karakterdi. Gerçi yaptıklarına bakınca değil sempati duymak yanında 5 saniye bile kalmak istemezsiniz , bende istemem !!!!.  Ama öyle şeyler okuyorsunuz ki..

Sonra Kötülük Tohumları’na başladım.. Bu kitapta bizim katiller avcı değil av oldular . Ama bir Nora vardı ki,  bayıldım bu kıza….. Umarım serinin devamında bizimle olur.. Bu son cümleden ortaya çıkan sonuç şu ki ben bu seriye devam edeceğim  😊

Sizlere alın mutlaka okuyun, kütüphanenizde kesinlikle olmalı diyebileceğim bir seri değil belki ama ben sevdim..  😊 Hatta film haline gelse gider mutlaka seyrederdim. Bu arada ; erotik anlatımlara kesinlikle tahammül edemiyorsanız bu seriden uzak durmalısınız.  

Yazarın sanırım 3. kitabının başında bir önsözü var ki ; "ne okuduğunu bil ona göre yorumunu yap hatta okuduğun kitabın hangi tür olduğunu bilmiyorsan git şuradan bak" diye bir çemkirmesi var ki, ben çok  güldüm  😊 


Şimdi; 5. Kitabımın gelmesini bekliyorum. Geldiğinde muhtemelen ben başka bir kitap okuyor olacağım ama bitirir bitirmez hemen mi okurum, yoksa onu yarım bırakır KARA KURT’a mı başlarım bilmiyorum  😊

6. Kitabın ne zaman çıkacağı konusunda ise hiç bir fikrim yok. 

Herkese keyifli günler diliyorum, sevgiyle kalın..  




19 Kasım 2017 Pazar

BEŞ SEVİM APARTMANI - Mine Söğüt



Beş Sevim Apartmanı biraz önce bitti. Şunu kesin ve net söyleyebilirim ki , elinize alınca bırakmadan bir solukta okuyacağınız bir kitap.


Romanda, 5 cinperi hikayesi ve bunların altında yatan 5 gerçek hazin hikaye var ve her birinin anlatımı çok çok başarılı. Hatta bunlara Dr. Samimi 'yi dahil etmeli ve 6 hikaye demeliyiz.


Dr. Samimi başta olmak üzere , Melike, Elif, Yusuf ,Yeşim ve Oğuz, Cihangir'in Pürtelaş sokağındaki Beş Sevim Apartmanı sakinleri. Hepsinin ortak noktası çocuklarındaki yalnızlıkları, anne-baba sevgisizlikleri, yaşadıkları travmalar.. 

Cinperi durumlarının gerginliği ayrı ama onların gerçek hikayelerini daha bir gerilerek okuyorsunuz. Sonra Dr. Samimi' nin günlükleri...


Bir de , Beş Sevim Apartmanının ilk sahibi Huriye hanım var ki onun hazin hikayesi de apayrı..



Benim gibi okumakta geç kalmış olanlarınız varsa daha fazla gecikmeyin derim..

18 Kasım 2017 Cumartesi

36. İSTANBUL TÜYAP KİTAP FUARI

Merhaba 😊


Bildiğiniz gibi 36. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı bu yıl 04-12 Kasım tarihleri arasında bizlere kapılarını açtı. Bu yıl ki teması “İyi ki Varsın Edebiyat” olan fuarda Onur Yazarı Ödülü Sayın Ayla Kutlu’ya verildi.

Ben bu sene bir değişiklik yaptım ve fuarın keyfini doyasıya yaşamak için bir hafta yıllık iznimi kullandım , çok çok doğru bir karar verdiğime inanıyorum 😊

Bu yıl gerçekten inanılmaz bir kalabalık vardı, umut ediyorum ki oradaki herkes gerçekten kitapları seven samimi okur dostlardır. Basında çıkan haberlere göre ziyaretçi sayısı 742.445 kişiymiş.. Müthiş dimi 😊😊😊









Ama böylesi deli kalabalığa rağmen benim için çok güzel bir hafta oldu. Çok uzun zamandır tanışmayı  istediğim bir çok sevgili yazar ile tanıştım. Kitaplarımı imzalattım, iki satırda olsa sohbet etme imkanı yakaladım 😊 Sizinle de paylaşmak istiyorum. 


Benim en büyük hayranlarından olduğum sevgili Yaprak Öz ile tanıştım. O kadar uzun zamandır bekliyordum ki tanışmayı. Sonunda gerçek oldu, aslında onunla ve kitapları ile ilgili sayfalar dolusu yazabilirim ama bu başka bir blog konusu olsun 😊😊😊😊 




Nermin Yıldırım, takipte olduğum ama bir türlü kitaplarını okuma fırsatı bulamadığım bir yazar . İki kitabı bu fuarda alınacaklar listemdeydi aldım tabi ki hemde imzalı 😊




Doğu Yücel'in yeni roman kahramanı Mitat Karaman Üzerine söyleşisi vardı ve ben maalesef yetişemedim 😢ama yine de tanışma fırsatım oldu. 😊

Minik sohbetimiz esnasında son kitabındaki karakterlerden birinin adının Yıldız olduğundan bahsetti ve karakter hakkında biraz ipucu bile verdi. 😊😊
 Mine Söğüt'ün kalemi ile tanıştınız mı ? Tanışmadıysanız mutlaka tanışın..
Mesela "Deli Kadın Hikayeleri" ile başlayın, ama mutlaka başlayın !!!!







Ne desem , nasıl anlatsam ki !!!  
Diline, yüreğine, kalemine sağlık iyi ki ama iyi ki varsın Yılmaz ÖZDİL!!!
Sevgili Melike İnci ile "O Anda" kitabı ile tanışmıştım. Unutamadığım kitaplardan biridir. Sonrasında "Aşk Sıraya Girmez" geldi. Bunu da çok sevdim. Şimdi "Herkes Kırılır" ı okuyacağım ve eminim onu da çok seveceğim.. 
Yine gencecik bir yazar.. Yüreği kıpır kıpır , gözleri ışıl ışıl.. bu kısacık yaşamında yaptıkları , başarıları inanılmaz.. Bir fırsatınız olursa biyografisine bir göz atın.. İnanamayacaksınız..Yolun açık olsun sevgili Can Gürses.. 😊



Deniz Gürses'i bilenler bilir. Kendisi çok ünlü bir gurme &yazardır. Yeme, içme kültürü ile ilgili yirmi beşin üzerinde kitabı var. İlk kez bir polisiye roman yazdı. İLK İNTİKAM..Ana karakteri Komiser Nazlı. Fuarda  Oğlak yayınları bünyesinde düzenlenen "Polisiyeye Başlamak" ana başlıklı söyleşisine katılma fırsatım oldu. Orada öyle güzel anlattı ki ve ben şimdi komiser Nazlı'yı çok merak ediyorum. 😊

Nuray Atacık, söyleşisinde bulunduğum diğer kalemi güçlü bir yazar daha.. İlk kitabı olan "Fener Balığı" uzun zamandır alacaklar listemde olan bir kitaptı. Kendisi hakkında biraz araştırma yapmıştım.  Çok başarılı bir iş kadını olan Nuray Hanım yazmayı hep çok sevdiğini söylüyor, uzun yıllar bulunduğu yoğun iş hayatının içinde bile bu tutkusundan hiç uzak kalmamış ve bir gün yazmak artık o kadar ağır basmış ki işini bırakıp yepyeni bir dünyaya giriş yapmış. İyi ki de yapmış.😊




Barış İnce'nin gazeteci tarafını hep çok sevdim. Cesur kalemine, gözü pekliğine, korkusuzluğuna hep hayran kaldım. Sonra bir kitap çıkardı "Çelişki" ve çok kısa zamanda 5 kez baskısı yapıldı. Çok merak ediyor olmama rağmen bir türlü sıra gelmeyen değerli kitaplardan olmuştu. Ama fuardan alır almaz okudum. Sadece 110 sayfa ama öyle cümleler var ki ....Bırakın etrafınızdaki insanları kendinizi dahi sorguluyorsunuz.. Okumanızı öneriyorum 😊



Bir diğer başarılı gazeteci daha.. Figen Şakacı !!! 

Bitirgen, Pala Hayriye, Hayriye Hanım'ı Kim Çaldı üçlemesinin yazarı .
Çok iyi bir gazeteci olmasına rağmen “kendi meşrebince gazetecilik yapamayacağını anladığında hevesinin söndüğünü ve sonrasında senaristliğe başladığını söylemişti bir röportajında aynı zamanda “senaryo yazmam, seçim değil geçim meselesi” diye de eklemişti.


  • Ama yazmak konusunda diyor ki ; “On yaşımdan beri kağıt-kalem düşmedi elimden, yazar olmayı değilse de yazan olmayı hep sevdim.”




Eminim Sinan Tuzcu'yu aranızda tanımayanınız yoktur. Kendisinin ilk romanı BÖCEK İnkılap yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. Henüz okuma fırsatım olmadı ama sürprizlerle dolu ve gerilim dozunun çok yüksek olduğu söyleniyor.. En kısa zamanda okuyacağım inşallah 😊

Seray Şahiner'de kalemi çok güçlü Türk yazarlarımızdan. Fuara geleceğini öğrendiğimde çok sevinmiştim. Ve tanıştık, sohbet ettik.. Hani konuşurken, gözlerinin içi parlayan insanlar vardır ya kendisi onlara en iyi örnek. Elimde şimdilik sadece üç kitabı var "Hanımların Dikkatine" Antrabus" ve Gelin Başı" Ancak diğerlerini de en kısa zamanda alacağım..😊

Yitik ülke yayınevinden sık sık bahsederim. Harun Özen yazarlarından biri.."Saçmalama Kudret" kitabını çok merak ediyordum. Almak için oraya gittim , birde baktım Harun Bey de orada mutluluktan uçtum tabikiiii.. 😊😊😊


Şimdi gelelim fuardan neler aldığıma ; bu sene de yine elimde hazırlanmış bir dosya ile gittim. Almak istediğim kitaplar, öncelikli alınacaklar, internet satış fiyatları, katılmak istediğim söyleşilerin tarih, saat ve salonlarının listesi, mutlaka uğrayacağım yayınevlerinin stand numaraları.. 😊 Gerçi çok fazla almayacaktım. Kendime söz vermiştim. Ama yine bu sözümü tutamadım. Ne zaman tuttum ki zaten 😊 



8 Kasım 2017 Çarşamba

İYİ ADAM - FEDERICO AXAT




İyi Adam , anlatımı çok sade olmasına rağmen , sanırım her satırında okurunu ters köşe yapan, eee ne oldu şimdi , hangisi gerçek bunların diye zorlanmaktan insanın beynini yakan, inanılmaz bir psikolojik gerilim. 

Bir ara kafam o kadar karıştı ki "yok yok ben bu kitabı anlayamayacağım galiba" diye düşündüm. Son derece başarılı bir kurgu.

Ted evli , iki çocuk babası, çok zeki ve her şeye sahip olmasına rağmen intihar etmeyi kafasına koymuş ve tüm planlarını bu doğrultuda yapmış bir adam. Tam tetiği çekecek iken kapının ısrarla çalması ile başlayan olaylar silsilesi..


Kitaplığınızda varsa hemen okumaya başlayın , eğer yoksa alınacaklar listenize ekleyin diyor ve keyifli okumalar diliyorum :)

22 Ekim 2017 Pazar

Kuşlar Yasına Gider - Hasan Ali Toptaş



Hasan Ali Toptaş kitapları okuyanlar iyi bilirler onun anlatımlarının sakin, yumuşacık ve sımsıcak olduğunu. 
Kuşlar Yasına Gider de yine böyle anlatılmış bir baba-oğul hikayesi. 

Neredeyse her satırını yaşıyorsunuz. Yol boyunca türküleri sanki sizde dinliyorsunuz, dayının telefonu her çaldığında o at kişneme sesine sizde sinir oluyorsunuz bir taraftan da kaybından dolayı dayıyı anlamaya çalışıyorsunuz, kapıdan içeri girerken o asma ve erik dallarını sizde ellerinizle kaldırıp yan yan geçmeye çalışıyorsunuz, ecel atı her ortaya çıktığında sizde geriliyorsunuz, duguk kuşunu sizde elinize aldığınız bir sopa ile kovalıyorsunuz. 

Demem o ki ; bu hikaye de bol bol yutkunduğunuz, gözlerinizin dolu dolu olduğu, öyle anlatımlar, altı çizilesi öyle çok kelimeler, cümleler var ki..

İşte sadece bir kaç alıntı..
"Kendini anlatmak için hayat bazen beklediğimizden hızlı davranıyor." (s25)

"Siktir et, dedi birden; dava mava açma! Kazansa da kaybetse de fark etmez, her iki sonuç da rahatlatır onu. Çünkü hesap bu dünyada görülmüş olur. Amacı her neyse, onu elde edebilmek için Allah'ı da aldattı yani o şahıs. Bu sebeple sen onu Allah'a havale et! En münasip zamanda, en isabetli silleyi Allah'tan başka kim vurabilir ?" (s144)

"Çünkü, diye devam etti babam; hırs atına binenler, çoğu kez ne vakit düştüklerini anlayamazlar. O şahıs, Allah vere de çoluk çocuğunun üstüne düşmese." (s.145)

"Bir şey söyleyeyim mi, sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum."(s145)

“Öyledir, dedi Zübeyir; bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor.” (s. 167)

"Büyük ihtiyaçların küçüldüğü, küçük ihtiyaçların büyüdüğü döneme yaşlılık diyorlar." (s 204)

5 Haziran 2017 Pazartesi

Ö N G Ö R Ü Serisi - Amy A. BARTOL




Mayıs ayının tamamını öngörü serisi sayesinde melekler ile geçirdim. Toplam 1960 sayfadan oluşan bu seriyi (4 kitap) arka arkaya bitirdim. Ama bunların dışında maalesef başka kitap okuyamadım. Çok verimli bir ay değildi anlayacağınız 😐 Bu şekilde okumuş olmanın hem iyi hem kötü tarafları var elbette. Bir süre sonra beyniniz yanabiliyor 😊 Ama kişileri, olayları hiç unutmadan devam edebiliyorsunuz, yaaa bu kimdi diye düşünmenize hiç gerek kalmıyor, çokkk uzun metrajlı bir film izler gibi.😊

Kitapların her biri için ilk 150-200 sayfanın durağan olduğunu sonrasında bir hayli hızlandığını söyleyebilirim. 


Neyse şimdi gelelim bu kitapların konusuna, her birini ayrı ayrı yorumlamak elbette şu an için mümkün değil 😊 Benim melekler ile ilgili okuduğum ilk kitaplar bunlar.. Kitap türü paranormal olarak geçiyor ve bu kitaplar ödüllü.

Kahramanımız Genevie.. Kısaca Evie .. Tüm seri boyunca bana saç baş yoldurdu diyebilirim. Evie, annesini küçük yaşta kaybetmiş, babasını hiç tanımayan ve dayısı tarafından büyütülmüş, ( Ahh Jim dayı Ahh ) sürekli kabuslar gören ve üniversiteye başlaması ile bunların kaybolmasını umut eden  bir genç kız.  Hikaye de zaten kahramanımızın üniversiteye başlaması ile start alıyor ve kabusların kaybolmasını bırakın bunlar gerçeğe dönüşüyor.  

Evie okula başladıktan sonra hikayemizin diğer kahramanları ile tanışıyor. Reed ve Russell bunların en önemlileri.  Bu üçlü arasında bir aşk üçgeni olacak desem sanırım spoiler vermiş olmam. Sonra Freddie var. Evie’nin en yakın arkadaşı olan Freddie !! .. Birde Buns ve Brownie var. Çok şeker iki kız. Çim Hokeyi oynuyorlar ve takımlarında gayet iyiler.. Tabi bu onların diğer yeteneklerinin yanında sadece minicik bir ayrıntı.. Zee var.. Güçlü Zee !! Yetenek demişken diğer kahramanlarımızın yanında Burns ve Browni devede kulak 😊

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Kitaptaki her karakter mükemmel.. Hepsi çok güzel !!!  hepsi çok yakışıklı !!! Hiç normal yok aralarında.. Ve herkes Evie’ye aşık.. Herkes onun çekim alanında.. Herkes ona SEN BENİMSİN diyor.. Russell ve Reed dışında kızımızı en az onlar kadar isteyen başkaları da çıkıyor.  Brennus mesela.. Sonra birde Xaiver var..

Hikayemizin tamamında kaçma, kovalamaca var. Evie için çıkan savaşlar.. Kan gövdeyi götürdü, bir sürü yeni cinsler çıktı, iblisler, vampirler, periler, insan bedenine girmiş şeytanlar, su perisi adı altında canavarlaşmış deniz kızları.. daha neler neler.. Cennet, cehennem birbirine girdi. 

Evie’nin ve diğer arkadaşlarının birbirleri için yaptıkları fedakarlıklar beni çileden çıkarsa da bunlar olmazsa hikaye ortaya çıkmazdı dimi 😊 .  Zaten beni dinlemiş olsalardı  ikinci kitabın sonunda her şey bitmiş olurdu 😊 İşte bu yüzden ben sadece okuyorum, onlar ise yazabiliyor 😊 

Beşinci kitabı henüz ülkemizde yayımlanmadı sanırım ama son kitap olduğunu biliyorum ve onu da okurum sanırım 😊 

 Bu arada son söz ; kitaptaki gerçek yakışıklı, güçlü  kahraman Reed gibi görünse de nedense benim favorim ;  Gancanaghların kralı Brennus 😊

Sevgiler.. Bol okumaları günler.. 


10 Nisan 2017 Pazartesi

O B S E S İ F




Obsesif bitti.  Öncelikle gayet akıcı, anlaşılır ve bir an önce arka sayfayı çevirmek isteyeceğiniz kadar sürükleyici bir dilde yazıldığını söylemeliyim.

Hikaye , bir psikopat tarafından kaçırılarak , dağdaki bir kulübede bir yıl boyunca tutsak olarak tutulan Annie’nin  kurtulduktan sonra bu dönemde yaşadıklarını paylaştığı  psikiyatrist ile olan seanslarını içeriyor. Ve siz bunları satır satır okuyorsunuz.

Bu kurguda anlatılanlar gerçekten inanılmaz, korkunç, iğrenç, dehşet verici v.s. daha bunun biri birçok şekilde ifade edilebilirim.

Boğazınızın düğümlendiği , kanınızın donduğunu hissettiğiniz anlar var, okurken farkında olmadan kitabı sımsıkı tuttuğunuz için parmaklarınızın gerildiğini sonradan fark ettiğiniz satırlar var. 

Ve bence bunlardan çok daha korkunç olan bir gerçeğin ortaya çıkışı var....

Eğer okumayı düşünürseniz asla zaman kaybı olmayacaktır, tavsiye ederim 😉

Ben bu kitabı geç kalmış bir okuyan olarak 2017 favorilerime girdi diyebilirim...


KIRMIZI PAZARTESİ


Kırmızı Pazartesi’nin Gabriel García Márquez’ e 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazandırdığını biliyordum, ancak bu hikayenin Marquez’in çocukluğunu geçirdiği Kolombiya’ nın bir şehrinde gerçekleşmiş gerçek bir cinayet olduğunu bilmiyordum. Bunu da tamamen bir tesadüf eseri öğrendim. 

Zaten kütüphanemde vardı ve bende hemen okuma listelerimde öne aldım ve okudum.


Gabriel García Márquez, 1982 yılında edebiyat alanında kazandığı Nobel ödülünü İsveç'in Stockholm şehrinde Kral Carl Gustaf'dan almış.

Daha önce bu yazara ait yine hepimizin bildiği Benim Hüzünlü Orospularım’ı okumuş ve çok beğenmiştim. Ama geçen gün kitaplığımda aradım bulamadım. Yine bir arkadaşa vermişim ve geri gelmemiş muhtemelen.. Böyle unuttuğum sonradan aklıma gelen kitaplar oldukça içimden neler geçiyor bir bilseniz.. 😈 Neyse konumuz bu değil..

Gelelim kitaba.. Cinayet romanları okumayı çok seven bir okur olarak, hikayenin içine dalar, o mu yaptı ? bu mu yaptı ? bence bu da olabilir ? diye sürekli bir döngünün içinde olur çoğu zaman tahmin eder, bazen de ciddi anlamda ters köşe olurum.

Ama bu kitapta , kurbanı, katili, ne ile öldüreceğini, cinayetin nedenini hepsini biliyoruz ve onca şeye rağmen adım adım kaçınılmaz cinayet anına gidiyoruz.

Kitap, Angela Vicario ve Bayardo San Roman'ın düğünüyle başlıyor. Bayardo San Roman, bölgeye henüz yeni taşınmış olan gizemli bir yabancı. Evlenmek üzere bir kız aradığını söyleyen bu adam bir gün yolda Angela’yı görür ve onunla evleneceğini söyler. Çok zengin olduğu içinde kızın ailesi bu işe tamam der ve çok görkemli bir düğün töreni düzenlenir.

Ancak bu evlilik sadece 6 saat sürer. Bayardo, Angela’nın daha önce başka bir birlikteliği olduğunu anlayınca kızı evine geri getirir. İşte olaylar bu andan itibaren başlar.

Kızın ikiz kardeşleri olan Pablo ve Pedro ona bunu kimin yaptığını sorduklarında, kız Santiago Nasar cevabını verir. Bunun üzerine Pablo ve Pedro ellerine en kaliteli kasap bıçaklarını alır ve Santiago'yu öldürmek üzere yola koyulurlar.Olay artık namus meselesidir.


Bundan sonrasını aslında çok anlatmak istemiyorum. Çünkü ; ellerinde tek bir delil bile olmadan, gerçekten suçlu olup olmadığını bile bilmedikleri, sadece Angela’nın “o yaptı” demesi ile bir insanın nasıl öldürüldüğünü, herksin bunu bilmesine rağmen nasıl engel olmadıklarını ve bu cinayetin gerçekleşmesine kadar olan aksi tesadüflerin nasıl olup da bir araya geldiğini siz okumalısınız..

Ama mutlaka okumalısınız...



Bir Kadının Yaşamından 24 Saat


Stefen Zweig, içeriği oldukça yoğun olan hikayeleri kısacık ve çok etkileyici öyküler haline getirebilen çok usta ve üretken bir yazar.

Bir Kadının Yaşamından 24 saat ‘de böyle bir öykü işte.




Hikaye;  1904 yılında Fransız Rivierasında bir grup tatilcinin kaldığı küçük bir pansiyona  yakışıklı ve genç bir adamın gelmesi ile başlıyor. Bu son derece yakışıklı Fransız geldikten 24 saat sonra pansiyondan ayrılarak ortadan kayboluyor.  Ancak tek başına değil. Pansiyonda bir süredir tatil yapmakta olan evli, çocuklu ve son derece mazbut bir portre çizen Madam Henriette ile birlikte…

Bu durum elbette ortalığı ayağa kaldırıyor. Pansiyonda kalanlar hemen yoğun bir ahlakçılık ile bu durumu eleştirmeye başlıyor. Evli ve çocukları olan br kadın nasıl olur da 24 saattir tanıdığı genç bir adam ile  gider? Çocuklarını nasıl bırakır? Kocasını bu şekilde bırakmaya ne hakkı vardır? Önyargı, aşağılama, yargısız infaz tam gaz devam etmektedir. Bu kadını bu insanlara karşı savunan bir kişi vardır. Pansiyondaki tatilcilerden biri olan hikayemizin anlatıcısı. O bu konuya daha derin bakmaktadır. Kadını savunurken kullandığı bir cümleyi aşağıda belirttim. Özü bu..

Bir kadının, kendisini içgüdülerine özgürce bırakmasını, tutukularının peşinden gitmesini, genelde olduğu üzere kocasının kollarında gözleri kapalı onu aldatmasından daha dürüstçe buluyorum”

Elbette onun bu sözlerini hiç kimse onaylamaz. Sadece bir kişi o bu konuşmaları yaptıktan sonra onunla konuşmak ister. Mrs. C. , ve anlatıcımıza hayatının 24 saatlik bir zamanını anlatır.
İşte bu 24 saat bir kadının hayatında neleri, nasıl değiştirdiğini, alınan bir kararın neleri kaybettirdiğini ya da kazandırdığını, sıradan bir 24 saatin nasıl ömre bedel bir 24 saat haline geldiğini görüyorsunuz.

Ve siz bu satırları okurken bir kez daha yazara hayran kalıyorsunuz.


Bu kitabın içinde beş ayrı hikaye var.

İlki ;Kitabımızın da adı olan ;  Bir Kadının Yaşamından 24 saat, diğerleri ; Kitapçı Mendel, Bir Yaz Öyküsü, Kızıl ve Yalnız İki İnsan.

Bu hikayelerden beni en çok etkileyen bir diğeri de Kitapçı Mendel’di..

Bu hikayede ; tüm gün Cafe Gluck’da oturan , kitaplara, özellikle antika değeri olan bilimsel kitaplara düşkün, onların alım satımını yapan ama kâr amacı gütmeyen kitap komisyoncusu , kitap sihirbazı Yahudi Jacob Mendel ile tanışıyoruz.  Mendel, isteyene istediği kitabı temin edebilen,  herhangi bir kitabın yazarını,  yayınevini, fiyatını, nereden bulabileceğinizi kısacası künyesini söyleyebilen ayaklı dev bir kütüphane.

Yazarın tanımı ile ;

“Onun dünyasında paranın yeri yoktu. Mendel’i sırtında hep aynı eski, aşınmış giysisiyle görürdünüz. Sabah, öğle, akşam önünde bir bardak sütle bir iki dilim ekmek dururdu. … O yaşamazdı. Onda tek yaşayan gözlük camlarının ardındaki iki gözdü. Bu gözler Mendel’in gizem dolu beynini kelimeler, kitap başlıkları ve yazar isimleriyle sürekli doldururdu. … İnsan özellikleri arasında tek tanıdığı, her insanda görülen. gururdu. …

“Viyana’da ve Viyana dışında onun bilgilerine saygı duyan ve onlara gereksinimi olan birkaç düzine insanın yaşadığını bilmesi de onun gururuydu.”

“Diğer müşterilerle hiç konuşmaz, günlük gazeteleri okumazdı. Dünyada neler olup bittiğinden habersizdi.”

O dönemlerde Birinci Dünya Savaşı  patlak veriyor. İşte bu savaş , güncel olaylarla ilgilenmeyen, gazete okumayan hatta etrafında çıkan yangını bile fark etmeyen, dünyadan bir haber bir adamın sonu oluyor 😐

Ve günün birinde, hiç olmayacak bir sebepten, gizli polis Mendel’i de tutukluyor. Çok basit bir nedenin sebep olduğu tutuklama sonunda iki yıl toplama kampında kalıyor “Jacob Mendel iki yıl boyunca toplama kampında, insanları tıkmış oldukları o dev barakada, çevresinde çoğu okuma yazma bilmeyen insanlarla birlikte…” 

Mendel gibi bir adam için kitaplardan uzak, böyle bir yerden daha yıkıcı ne olabilir ki... Bunun devamında da hikaye son derece akıcı ve sürükleyici bir dille devam ediyor ve can yakıcı bir sonla bitiyor.


20 Mart 2017 Pazartesi

TOZ - GÖLGE Sam Hawksmoor



Sam Hawksmoor 'un TOZ adlı kitabını bookstagram hesaplarında görmüş ve okumalıyım diyerek 2016 Mayıs ayında bir okuoku.com siparişime dahil ederek almıştım. 

Ancak her zaman ki gibi  araya o kadar fazla kitap girdi ki okuyamadım. Sonra kitabın ikincisinin çıkacağını duydum ve "tamam işte ikisini arka arkaya okurum" diye düşünerek biraz daha bekledim ve Kasım ayındaki Tüyap kitap fuarından da ikinci kitap GÖLGE'yi aldım. 

Şimdi Mart ayındayız ve ben bu iki kitabı henüz bitirdim :) Olsun ; bu hepimizin başına gelen bir durum değil mi :)

Kitabı almadan önce dikkatimi çeken şey, yazarın ilk kitabını Kanada'da kaybolan ve bulunamayan 12000 çocuğa ithaf etmiş olması idi. Bunu sevdim..

Şimdi gelelim kitabın konusuna ; 


Spurlake adında ki küçük bir kasaba da neredeyse her hafta bir çocuk kaybolmaya başlıyor ve gidenlerin hiç biri geri dönmüyor. Kasabanın Rahibi Schneider  ve gönüllü insanlar her hafta toplanıp dualar ediyor , arama hatları, gönüllü araştırma ekipleri kuruluyor ama  bunların hiçbiri işe yaramıyor. Aynı zamanda polisinde elinde hiç bir şey yok. 

Ana karakterimiz Genie, de bu kasabada yaşayan bir genç kız.  Bu kız bir kızılderili kabilesi olan Munby soyundan geliyor ve birtakım özel güçlere ve maalesef nefret dolu bir anneye sahip. Kasabada bu kabileye mensup olanların lanetli olduğuna inanıyorlar. Bu durumun en ateşli savunucusuda Genie'nin annesi ve bu konuda ciddi anlamda rahibin etkisinde kalıyor kızının şeytanın gelini olduğuna inanıyor.

Bir gün Genie evde annesi ile birlikteyken birden  "büyükannem öldü" diyor. Az sonrada gelen haber bunu teyid edince, annesi her ne kadar büyükanneden nefret de etse kızına sen şeytansın deyip odaya kapatıyor. Bu arada büyükanne de kasaba tarafından lanetli olarak görülüyor çünkü o da Munby kabilesinden ve onunda özel güçleri var. 

Genie annesi tarafından odaya kapatılıp türlü eziyetler görüyorken sevgilisi Rian'da onu kurtarabilmek için planlar yapıyor. Ve bir gece arkadaşının da yardımı ile  onu kurtarıyor. Ancak o gece kasabada korkunç bir sel gerçekleşiyor zor hayatta kalsalar da bu sel birazda onların kaçmasına yardımcı oluyor aslında. 

Asıl hikaye bence buradan sonra başlıyor. Bu ikili, Ganie'nin özel güçlerinin de yardımı ile kasabadaki kayıp çocuklarla ilgili çok önemli bilgilere ulaşıyor ve sıranın kendilerinde olduğunu öğreniyorlar. Bu arada kayıp çocukların bir kaçı ile burada tanışıyoruz :)

Kayıp çocukların nerede olduğu konusunda burada bir şeyler yazmamalıyım, çünkü spoiler olacaktır :) Durum böyle olunca dolayısı ile ikinci kitap GÖLGE ile ilgili de bir şey söyleyemiyorum. 

Bundan sonrası ve hatta ikinci kitap tam bir kaçma kovalamaca, entrika, aksiyon, kötü kalpli insanlar, ödül avcıları, polisler....

Ve tüm bunlara direnerek , hayatta kalma mücadelesi verme, kime güvenip kime güvenemeyeceğinin karmaşası,  dostluk, sadakat, sevgi.

Her şey var anlayacağınız.. Şimdi gelelim bana ..Ben sevdim mi bu kitapları ?? Nedense bu konuda çok kararsız kaldım. İyi ki okumuşum diyemiyorum , keşke okumasaymışım da asla demiyorum. 

İkinci kitaba geçmeden önce bir duraksadım , devam etmeli miyim diye ? ama yarım bırakmak yazara haksızlık gibi geldi. Her ne kadar ikinci kitap da gereksiz uzatmalar, mantık hataları olsa da sonuna kadar okudum.

Ancak söylemeden geçemeyeceğim tek şey ; 

Teknoloji ve bilim, açgözlü, kötü kalpli, kötü niyetli insanların eline düştüğünde, tehlikeli bir geleceğin tüm insanlığı beklediği gerçeğini görüyorsunuz ve bu inanılmaz korkutucu !!







↑⏳⏳

18 Mart 2017 Cumartesi

B A K İ R E - Nancy Pickard


Nancy Pickard'ın kütüphanemde iki kitabı var. Bakire ve Cinayetin şifresi. Ancak bir türlü fırsat bulup okuyamamıştım. Sonra ne okusam diye kitapların önünde dolanırken gözüm Bakire'ye takıldı ve sonunda okudum :) 

Sanırım yakın bir zamanda Cinayetin Şifresini'de okurum..



Kahramanlarımız Abby ve Mitch. Onlar Small Plains kasabasında yaşayan birbirlerine aşık lise öğrencisi gençler. Birde yakın arkadaşları Rex var.  Onların aileleride çok iyi anlaşan ve sık sık görüşen dostlar.

Hikayemiz ; 23 Ocak 1987 yılında  soğuk bir gecede kan içinde , donmuş olarak bir kızın bulunmasıyla başlıyor. Kızın cesedine kimse sahip çıkmıyor ve kasaba halkı tarafından "Small Plains Bakiresi" olarak isimsiz bir şekilde gömülüyor ancak bundan sonra Mitch ve Abby'nin hayatı hiç bir zaman eskisi gibi olmuyor. 
Cesedin bulunmasından bir gün sonra Mitch birden hiç kimseye birşey söylemeden kasabadan ayrılıyor.  Mitch'in annesi Nadine her yerde bunun sebebinin Abby'in olduğunu söylüyor.

Bu olaydan tam 17 yıl sonra Mitch annesinin ölümü nedeni ile ilk kez kasabaya geri dönüyor. Ve olaylar işte tam da burada başlıyor aslında. 

Bu geri dönüş ile birlikte Mitch'e karşı hâlâ bir şeyler hisseden Abby onun gidişinin arkasındaki gerçeği açığa çıkarmakta kararlı. 

Bütün saklanan sırlar, gizemler, yalanlar hepsi yavaş yavaş ortaya dökülüyor ve siz kah 17 yıl öncesine gidiyorsunuz kah bugüne geliyorsunuz.. 

Tüm karakterlerin çok önemli sırları var. Onların gözünden de zaman zaman okuyorsunuz. Her karakter sırrın kendine ait parçasına ait bilgiler verirken siz de bu parçaları birleştirip çözmeye çalışıyorsunuz.

Sıkılmadan okuyacağınız bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Gerilim türü bir kitap olarak belirtilmesine rağmen ben okurken hiç gerilmedim ama hep bir merak hep şimdi ne olacak durumu vardı. 

Eğer bir gün okumaya karar verirseniz keyifli okumalar dilerim 😊😊