5 Haziran 2017 Pazartesi

Ö N G Ö R Ü Serisi - Amy A. BARTOL




Mayıs ayının tamamını öngörü serisi sayesinde melekler ile geçirdim. Toplam 1960 sayfadan oluşan bu seriyi (4 kitap) arka arkaya bitirdim. Ama bunların dışında maalesef başka kitap okuyamadım. Çok verimli bir ay değildi anlayacağınız 😐 Bu şekilde okumuş olmanın hem iyi hem kötü tarafları var elbette. Bir süre sonra beyniniz yanabiliyor 😊 Ama kişileri, olayları hiç unutmadan devam edebiliyorsunuz, yaaa bu kimdi diye düşünmenize hiç gerek kalmıyor, çokkk uzun metrajlı bir film izler gibi.😊

Kitapların her biri için ilk 150-200 sayfanın durağan olduğunu sonrasında bir hayli hızlandığını söyleyebilirim. 


Neyse şimdi gelelim bu kitapların konusuna, her birini ayrı ayrı yorumlamak elbette şu an için mümkün değil 😊 Benim melekler ile ilgili okuduğum ilk kitaplar bunlar.. Kitap türü paranormal olarak geçiyor ve bu kitaplar ödüllü.

Kahramanımız Genevie.. Kısaca Evie .. Tüm seri boyunca bana saç baş yoldurdu diyebilirim. Evie, annesini küçük yaşta kaybetmiş, babasını hiç tanımayan ve dayısı tarafından büyütülmüş, ( Ahh Jim dayı Ahh ) sürekli kabuslar gören ve üniversiteye başlaması ile bunların kaybolmasını umut eden  bir genç kız.  Hikaye de zaten kahramanımızın üniversiteye başlaması ile start alıyor ve kabusların kaybolmasını bırakın bunlar gerçeğe dönüşüyor.  

Evie okula başladıktan sonra hikayemizin diğer kahramanları ile tanışıyor. Reed ve Russell bunların en önemlileri.  Bu üçlü arasında bir aşk üçgeni olacak desem sanırım spoiler vermiş olmam. Sonra Freddie var. Evie’nin en yakın arkadaşı olan Freddie !! .. Birde Buns ve Brownie var. Çok şeker iki kız. Çim Hokeyi oynuyorlar ve takımlarında gayet iyiler.. Tabi bu onların diğer yeteneklerinin yanında sadece minicik bir ayrıntı.. Zee var.. Güçlü Zee !! Yetenek demişken diğer kahramanlarımızın yanında Burns ve Browni devede kulak 😊

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Kitaptaki her karakter mükemmel.. Hepsi çok güzel !!!  hepsi çok yakışıklı !!! Hiç normal yok aralarında.. Ve herkes Evie’ye aşık.. Herkes onun çekim alanında.. Herkes ona SEN BENİMSİN diyor.. Russell ve Reed dışında kızımızı en az onlar kadar isteyen başkaları da çıkıyor.  Brennus mesela.. Sonra birde Xaiver var..

Hikayemizin tamamında kaçma, kovalamaca var. Evie için çıkan savaşlar.. Kan gövdeyi götürdü, bir sürü yeni cinsler çıktı, iblisler, vampirler, periler, insan bedenine girmiş şeytanlar, su perisi adı altında canavarlaşmış deniz kızları.. daha neler neler.. Cennet, cehennem birbirine girdi. 

Evie’nin ve diğer arkadaşlarının birbirleri için yaptıkları fedakarlıklar beni çileden çıkarsa da bunlar olmazsa hikaye ortaya çıkmazdı dimi 😊 .  Zaten beni dinlemiş olsalardı  ikinci kitabın sonunda her şey bitmiş olurdu 😊 İşte bu yüzden ben sadece okuyorum, onlar ise yazabiliyor 😊 

Beşinci kitabı henüz ülkemizde yayımlanmadı sanırım ama son kitap olduğunu biliyorum ve onu da okurum sanırım 😊 

 Bu arada son söz ; kitaptaki gerçek yakışıklı, güçlü  kahraman Reed gibi görünse de nedense benim favorim ;  Gancanaghların kralı Brennus 😊

Sevgiler.. Bol okumaları günler.. 


10 Nisan 2017 Pazartesi

O B S E S İ F




Obsesif bitti.  Öncelikle gayet akıcı, anlaşılır ve bir an önce arka sayfayı çevirmek isteyeceğiniz kadar sürükleyici bir dilde yazıldığını söylemeliyim.

Hikaye , bir psikopat tarafından kaçırılarak , dağdaki bir kulübede bir yıl boyunca tutsak olarak tutulan Annie’nin  kurtulduktan sonra bu dönemde yaşadıklarını paylaştığı  psikiyatrist ile olan seanslarını içeriyor. Ve siz bunları satır satır okuyorsunuz.

Bu kurguda anlatılanlar gerçekten inanılmaz, korkunç, iğrenç, dehşet verici v.s. daha bunun biri birçok şekilde ifade edilebilirim.

Boğazınızın düğümlendiği , kanınızın donduğunu hissettiğiniz anlar var, okurken farkında olmadan kitabı sımsıkı tuttuğunuz için parmaklarınızın gerildiğini sonradan fark ettiğiniz satırlar var. 

Ve bence bunlardan çok daha korkunç olan bir gerçeğin ortaya çıkışı var....

Eğer okumayı düşünürseniz asla zaman kaybı olmayacaktır, tavsiye ederim 😉

Ben bu kitabı geç kalmış bir okuyan olarak 2017 favorilerime girdi diyebilirim...


KIRMIZI PAZARTESİ


Kırmızı Pazartesi’nin Gabriel García Márquez’ e 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazandırdığını biliyordum, ancak bu hikayenin Marquez’in çocukluğunu geçirdiği Kolombiya’ nın bir şehrinde gerçekleşmiş gerçek bir cinayet olduğunu bilmiyordum. Bunu da tamamen bir tesadüf eseri öğrendim. 

Zaten kütüphanemde vardı ve bende hemen okuma listelerimde öne aldım ve okudum.


Gabriel García Márquez, 1982 yılında edebiyat alanında kazandığı Nobel ödülünü İsveç'in Stockholm şehrinde Kral Carl Gustaf'dan almış.

Daha önce bu yazara ait yine hepimizin bildiği Benim Hüzünlü Orospularım’ı okumuş ve çok beğenmiştim. Ama geçen gün kitaplığımda aradım bulamadım. Yine bir arkadaşa vermişim ve geri gelmemiş muhtemelen.. Böyle unuttuğum sonradan aklıma gelen kitaplar oldukça içimden neler geçiyor bir bilseniz.. 😈 Neyse konumuz bu değil..

Gelelim kitaba.. Cinayet romanları okumayı çok seven bir okur olarak, hikayenin içine dalar, o mu yaptı ? bu mu yaptı ? bence bu da olabilir ? diye sürekli bir döngünün içinde olur çoğu zaman tahmin eder, bazen de ciddi anlamda ters köşe olurum.

Ama bu kitapta , kurbanı, katili, ne ile öldüreceğini, cinayetin nedenini hepsini biliyoruz ve onca şeye rağmen adım adım kaçınılmaz cinayet anına gidiyoruz.

Kitap, Angela Vicario ve Bayardo San Roman'ın düğünüyle başlıyor. Bayardo San Roman, bölgeye henüz yeni taşınmış olan gizemli bir yabancı. Evlenmek üzere bir kız aradığını söyleyen bu adam bir gün yolda Angela’yı görür ve onunla evleneceğini söyler. Çok zengin olduğu içinde kızın ailesi bu işe tamam der ve çok görkemli bir düğün töreni düzenlenir.

Ancak bu evlilik sadece 6 saat sürer. Bayardo, Angela’nın daha önce başka bir birlikteliği olduğunu anlayınca kızı evine geri getirir. İşte olaylar bu andan itibaren başlar.

Kızın ikiz kardeşleri olan Pablo ve Pedro ona bunu kimin yaptığını sorduklarında, kız Santiago Nasar cevabını verir. Bunun üzerine Pablo ve Pedro ellerine en kaliteli kasap bıçaklarını alır ve Santiago'yu öldürmek üzere yola koyulurlar.Olay artık namus meselesidir.


Bundan sonrasını aslında çok anlatmak istemiyorum. Çünkü ; ellerinde tek bir delil bile olmadan, gerçekten suçlu olup olmadığını bile bilmedikleri, sadece Angela’nın “o yaptı” demesi ile bir insanın nasıl öldürüldüğünü, herksin bunu bilmesine rağmen nasıl engel olmadıklarını ve bu cinayetin gerçekleşmesine kadar olan aksi tesadüflerin nasıl olup da bir araya geldiğini siz okumalısınız..

Ama mutlaka okumalısınız...



Bir Kadının Yaşamından 24 Saat


Stefen Zweig, içeriği oldukça yoğun olan hikayeleri kısacık ve çok etkileyici öyküler haline getirebilen çok usta ve üretken bir yazar.

Bir Kadının Yaşamından 24 saat ‘de böyle bir öykü işte.




Hikaye;  1904 yılında Fransız Rivierasında bir grup tatilcinin kaldığı küçük bir pansiyona  yakışıklı ve genç bir adamın gelmesi ile başlıyor. Bu son derece yakışıklı Fransız geldikten 24 saat sonra pansiyondan ayrılarak ortadan kayboluyor.  Ancak tek başına değil. Pansiyonda bir süredir tatil yapmakta olan evli, çocuklu ve son derece mazbut bir portre çizen Madam Henriette ile birlikte…

Bu durum elbette ortalığı ayağa kaldırıyor. Pansiyonda kalanlar hemen yoğun bir ahlakçılık ile bu durumu eleştirmeye başlıyor. Evli ve çocukları olan br kadın nasıl olur da 24 saattir tanıdığı genç bir adam ile  gider? Çocuklarını nasıl bırakır? Kocasını bu şekilde bırakmaya ne hakkı vardır? Önyargı, aşağılama, yargısız infaz tam gaz devam etmektedir. Bu kadını bu insanlara karşı savunan bir kişi vardır. Pansiyondaki tatilcilerden biri olan hikayemizin anlatıcısı. O bu konuya daha derin bakmaktadır. Kadını savunurken kullandığı bir cümleyi aşağıda belirttim. Özü bu..

Bir kadının, kendisini içgüdülerine özgürce bırakmasını, tutukularının peşinden gitmesini, genelde olduğu üzere kocasının kollarında gözleri kapalı onu aldatmasından daha dürüstçe buluyorum”

Elbette onun bu sözlerini hiç kimse onaylamaz. Sadece bir kişi o bu konuşmaları yaptıktan sonra onunla konuşmak ister. Mrs. C. , ve anlatıcımıza hayatının 24 saatlik bir zamanını anlatır.
İşte bu 24 saat bir kadının hayatında neleri, nasıl değiştirdiğini, alınan bir kararın neleri kaybettirdiğini ya da kazandırdığını, sıradan bir 24 saatin nasıl ömre bedel bir 24 saat haline geldiğini görüyorsunuz.

Ve siz bu satırları okurken bir kez daha yazara hayran kalıyorsunuz.


Bu kitabın içinde beş ayrı hikaye var.

İlki ;Kitabımızın da adı olan ;  Bir Kadının Yaşamından 24 saat, diğerleri ; Kitapçı Mendel, Bir Yaz Öyküsü, Kızıl ve Yalnız İki İnsan.

Bu hikayelerden beni en çok etkileyen bir diğeri de Kitapçı Mendel’di..

Bu hikayede ; tüm gün Cafe Gluck’da oturan , kitaplara, özellikle antika değeri olan bilimsel kitaplara düşkün, onların alım satımını yapan ama kâr amacı gütmeyen kitap komisyoncusu , kitap sihirbazı Yahudi Jacob Mendel ile tanışıyoruz.  Mendel, isteyene istediği kitabı temin edebilen,  herhangi bir kitabın yazarını,  yayınevini, fiyatını, nereden bulabileceğinizi kısacası künyesini söyleyebilen ayaklı dev bir kütüphane.

Yazarın tanımı ile ;

“Onun dünyasında paranın yeri yoktu. Mendel’i sırtında hep aynı eski, aşınmış giysisiyle görürdünüz. Sabah, öğle, akşam önünde bir bardak sütle bir iki dilim ekmek dururdu. … O yaşamazdı. Onda tek yaşayan gözlük camlarının ardındaki iki gözdü. Bu gözler Mendel’in gizem dolu beynini kelimeler, kitap başlıkları ve yazar isimleriyle sürekli doldururdu. … İnsan özellikleri arasında tek tanıdığı, her insanda görülen. gururdu. …

“Viyana’da ve Viyana dışında onun bilgilerine saygı duyan ve onlara gereksinimi olan birkaç düzine insanın yaşadığını bilmesi de onun gururuydu.”

“Diğer müşterilerle hiç konuşmaz, günlük gazeteleri okumazdı. Dünyada neler olup bittiğinden habersizdi.”

O dönemlerde Birinci Dünya Savaşı  patlak veriyor. İşte bu savaş , güncel olaylarla ilgilenmeyen, gazete okumayan hatta etrafında çıkan yangını bile fark etmeyen, dünyadan bir haber bir adamın sonu oluyor 😐

Ve günün birinde, hiç olmayacak bir sebepten, gizli polis Mendel’i de tutukluyor. Çok basit bir nedenin sebep olduğu tutuklama sonunda iki yıl toplama kampında kalıyor “Jacob Mendel iki yıl boyunca toplama kampında, insanları tıkmış oldukları o dev barakada, çevresinde çoğu okuma yazma bilmeyen insanlarla birlikte…” 

Mendel gibi bir adam için kitaplardan uzak, böyle bir yerden daha yıkıcı ne olabilir ki... Bunun devamında da hikaye son derece akıcı ve sürükleyici bir dille devam ediyor ve can yakıcı bir sonla bitiyor.


20 Mart 2017 Pazartesi

TOZ - GÖLGE Sam Hawksmoor



Sam Hawksmoor 'un TOZ adlı kitabını bookstagram hesaplarında görmüş ve okumalıyım diyerek 2016 Mayıs ayında bir okuoku.com siparişime dahil ederek almıştım. 

Ancak her zaman ki gibi  araya o kadar fazla kitap girdi ki okuyamadım. Sonra kitabın ikincisinin çıkacağını duydum ve "tamam işte ikisini arka arkaya okurum" diye düşünerek biraz daha bekledim ve Kasım ayındaki Tüyap kitap fuarından da ikinci kitap GÖLGE'yi aldım. 

Şimdi Mart ayındayız ve ben bu iki kitabı henüz bitirdim :) Olsun ; bu hepimizin başına gelen bir durum değil mi :)

Kitabı almadan önce dikkatimi çeken şey, yazarın ilk kitabını Kanada'da kaybolan ve bulunamayan 12000 çocuğa ithaf etmiş olması idi. Bunu sevdim..

Şimdi gelelim kitabın konusuna ; 


Spurlake adında ki küçük bir kasaba da neredeyse her hafta bir çocuk kaybolmaya başlıyor ve gidenlerin hiç biri geri dönmüyor. Kasabanın Rahibi Schneider  ve gönüllü insanlar her hafta toplanıp dualar ediyor , arama hatları, gönüllü araştırma ekipleri kuruluyor ama  bunların hiçbiri işe yaramıyor. Aynı zamanda polisinde elinde hiç bir şey yok. 

Ana karakterimiz Genie, de bu kasabada yaşayan bir genç kız.  Bu kız bir kızılderili kabilesi olan Munby soyundan geliyor ve birtakım özel güçlere ve maalesef nefret dolu bir anneye sahip. Kasabada bu kabileye mensup olanların lanetli olduğuna inanıyorlar. Bu durumun en ateşli savunucusuda Genie'nin annesi ve bu konuda ciddi anlamda rahibin etkisinde kalıyor kızının şeytanın gelini olduğuna inanıyor.

Bir gün Genie evde annesi ile birlikteyken birden  "büyükannem öldü" diyor. Az sonrada gelen haber bunu teyid edince, annesi her ne kadar büyükanneden nefret de etse kızına sen şeytansın deyip odaya kapatıyor. Bu arada büyükanne de kasaba tarafından lanetli olarak görülüyor çünkü o da Munby kabilesinden ve onunda özel güçleri var. 

Genie annesi tarafından odaya kapatılıp türlü eziyetler görüyorken sevgilisi Rian'da onu kurtarabilmek için planlar yapıyor. Ve bir gece arkadaşının da yardımı ile  onu kurtarıyor. Ancak o gece kasabada korkunç bir sel gerçekleşiyor zor hayatta kalsalar da bu sel birazda onların kaçmasına yardımcı oluyor aslında. 

Asıl hikaye bence buradan sonra başlıyor. Bu ikili, Ganie'nin özel güçlerinin de yardımı ile kasabadaki kayıp çocuklarla ilgili çok önemli bilgilere ulaşıyor ve sıranın kendilerinde olduğunu öğreniyorlar. Bu arada kayıp çocukların bir kaçı ile burada tanışıyoruz :)

Kayıp çocukların nerede olduğu konusunda burada bir şeyler yazmamalıyım, çünkü spoiler olacaktır :) Durum böyle olunca dolayısı ile ikinci kitap GÖLGE ile ilgili de bir şey söyleyemiyorum. 

Bundan sonrası ve hatta ikinci kitap tam bir kaçma kovalamaca, entrika, aksiyon, kötü kalpli insanlar, ödül avcıları, polisler....

Ve tüm bunlara direnerek , hayatta kalma mücadelesi verme, kime güvenip kime güvenemeyeceğinin karmaşası,  dostluk, sadakat, sevgi.

Her şey var anlayacağınız.. Şimdi gelelim bana ..Ben sevdim mi bu kitapları ?? Nedense bu konuda çok kararsız kaldım. İyi ki okumuşum diyemiyorum , keşke okumasaymışım da asla demiyorum. 

İkinci kitaba geçmeden önce bir duraksadım , devam etmeli miyim diye ? ama yarım bırakmak yazara haksızlık gibi geldi. Her ne kadar ikinci kitap da gereksiz uzatmalar, mantık hataları olsa da sonuna kadar okudum.

Ancak söylemeden geçemeyeceğim tek şey ; 

Teknoloji ve bilim, açgözlü, kötü kalpli, kötü niyetli insanların eline düştüğünde, tehlikeli bir geleceğin tüm insanlığı beklediği gerçeğini görüyorsunuz ve bu inanılmaz korkutucu !!







↑⏳⏳

18 Mart 2017 Cumartesi

B A K İ R E - Nancy Pickard


Nancy Pickard'ın kütüphanemde iki kitabı var. Bakire ve Cinayetin şifresi. Ancak bir türlü fırsat bulup okuyamamıştım. Sonra ne okusam diye kitapların önünde dolanırken gözüm Bakire'ye takıldı ve sonunda okudum :) 

Sanırım yakın bir zamanda Cinayetin Şifresini'de okurum..



Kahramanlarımız Abby ve Mitch. Onlar Small Plains kasabasında yaşayan birbirlerine aşık lise öğrencisi gençler. Birde yakın arkadaşları Rex var.  Onların aileleride çok iyi anlaşan ve sık sık görüşen dostlar.

Hikayemiz ; 23 Ocak 1987 yılında  soğuk bir gecede kan içinde , donmuş olarak bir kızın bulunmasıyla başlıyor. Kızın cesedine kimse sahip çıkmıyor ve kasaba halkı tarafından "Small Plains Bakiresi" olarak isimsiz bir şekilde gömülüyor ancak bundan sonra Mitch ve Abby'nin hayatı hiç bir zaman eskisi gibi olmuyor. 
Cesedin bulunmasından bir gün sonra Mitch birden hiç kimseye birşey söylemeden kasabadan ayrılıyor.  Mitch'in annesi Nadine her yerde bunun sebebinin Abby'in olduğunu söylüyor.

Bu olaydan tam 17 yıl sonra Mitch annesinin ölümü nedeni ile ilk kez kasabaya geri dönüyor. Ve olaylar işte tam da burada başlıyor aslında. 

Bu geri dönüş ile birlikte Mitch'e karşı hâlâ bir şeyler hisseden Abby onun gidişinin arkasındaki gerçeği açığa çıkarmakta kararlı. 

Bütün saklanan sırlar, gizemler, yalanlar hepsi yavaş yavaş ortaya dökülüyor ve siz kah 17 yıl öncesine gidiyorsunuz kah bugüne geliyorsunuz.. 

Tüm karakterlerin çok önemli sırları var. Onların gözünden de zaman zaman okuyorsunuz. Her karakter sırrın kendine ait parçasına ait bilgiler verirken siz de bu parçaları birleştirip çözmeye çalışıyorsunuz.

Sıkılmadan okuyacağınız bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Gerilim türü bir kitap olarak belirtilmesine rağmen ben okurken hiç gerilmedim ama hep bir merak hep şimdi ne olacak durumu vardı. 

Eğer bir gün okumaya karar verirseniz keyifli okumalar dilerim 😊😊









DÖNÜŞÜM - Franz Kafka


Sanırım bu kitabı okumayan kişi sayısı çok fazla değildir. Ama maalesef ben onlardan biriydim. Artık değilim 😊



Dönüşüm hakkında bir çok yorum okumuş ve dinlemiştim  , kendi kendime okumasam da olur diyordum. Ancak benim gibi düşünenler varsa kesinlikle bu yanılgıya düşmesinler. 

Bu kitabı siz okumalı , siz hissetmeli ve siz yorumlamalısınız. 
Kısacık ama o kadar derin ki !! 

Kitap çok sert ve gerçek dışı bir metafor ile giriş yapıyor. 
İnsandan böceğe dönüşüm !! 

Gregor Samsa bir sabah uyandığında bir böcek olarak uyanır hafızası, düşünceleri, anıları hala eskisi gibi ama fiziksel görünüşü yapış yapış, devasa çirkin bir böcektir.  Yataktan kalkamaz, kahvaltıya gidemez. Ailesi onu çok merak eder ama Gregor'un kapıyı her zaman kilitli tutması nedeni ile içeri giremezler. O arada işyerindeki müdürü de neden işe gelmediğini gerçekten hasta olup olmadığını sorgulamak için gelir. 

Gregor her ne kadar ailesinin ve müdürünün kendisini öyle görmelerini istemese de ısrarlara dayanamaz ve zorlukla kapıyı açar.

Herkes onun o halini görünce şok geçirir. Müdür evi terk edip gider. Gregor o günden sonra artık bir böcek olarak odasında yaşamaya başlar. 

Bu dönüşüm olmadan önce Gregor'un hayattaki birincil görevi çalışmak, ailesine bakmak, babasının borçlarını ödemek, ondan istenen ve beklenen her şeyi harfiyen yerine getirmektir. Fakat durum böyle olunca aile maddi anlamda çok fazla zorlanmaya başlar. Yaşlı baba bir bankada çalışmaya başlar, anne evde dikiş diker, kız kardeş küçük bir dükkanda tezgahtar olarak çalışır. 

Bu arada evde Gregor ile tek ilgilenen kız kardeştir, ilk başlarda Gregor'un bakımını üstlenmiştir, ona yemek bırakır, odasını havalandırır ve bir nebze temiz tutmaya çalışır.

Bir gün aile maddi imkansızlıklara dayanamaz hale gelince evlerine kiracı almaya karar verirler. Ve bu adamlar, bir akşam onlara keman çalan kız kardeşinin çalışını beğenmemeleri üzerine onu korumak için odadan çıkan Gregor'u görürler ve evi terk ederler.

Bu artık son noktadır. Kız kardeş de dahil olmak üzere ev ahalisi  artık Gregor'u evlerinde istememektedirler. Ondan nasıl kurtulacaklarını düşünürler ve onu evden atmaya karar verirler..

Çünkü ; GREGOR' UN ARTIK ONLARA BİR FAYDASI YOKTUR.

Çünkü ; GREGOR ARTIK ONLARLA BENZEŞMEMEKTEDİR.

Çünkü ;GREGOR ARTIK YAŞAMLARINI ALT ÜST ETMİŞ İŞE YARAMAZ BİR YARATIKTIR.

Çünkü ; GREGOR ARTIK BOYUN EĞEN, KALIPLAŞMIŞ RUTİN ÇEMBERİN DIŞINA ÇIKMIŞTIR. 

Ama tam da o sırada hizmetçi onlara seslenir ; Boş yere zahmet etmeyin, Gregor öldü. Az önce Gregor’u çöpe attım.

18 Şubat 2017 Cumartesi

K O Ğ U Ş- Arno Strobel



Kitabı bitireli bir kaç gün oldu aslında ama yorumunu girmeye bir türlü fırsat bulamadım. Türü Psikolojik gerilim ama ben pek gerilmedim ancak meraktan öldüm, temposu çok yüksek ve kurgusu gayet iyi. Hikayedeki tüm karakterlerden şüpheleniyorsunuz, her biri için "yok yok bu da kötü, kesin" deyip durdum😊

Kısaca şöyle bir özetlersek ; hikayenin kahramanı Sibylle gözlerini açtığında kendisini bir hastane odasında buluyor. Etrafında monitörler filan var. Başına neler geldiğini bir türlü hatırlayamayan kahramanımızın tek hatırladığı oğlu Lucas ve onu kaçıran dövmeli bir adam.

Ancak yanına gelen doktor görünümlü kişi onun iki aydır komada olduğunu ve kendisinin kesinlikle bir çocuğu olmadığını söylüyor.  Ama adam ne derse desin Sibylle oğlu konusunda çok emin ve orada birşeyler döndüğünü düşünerek oradan kaçıyor. Tek düşündüğü bir an önce oğluna ve kocasına kavuşmak.

Üzerinde hastane önlüğü ile kaçan Sibylle sokaklarda çok zor durumda iken karşısına kızıl saçlı çılgın yaşlı kadın Rosie çıkıyor. Ve o andan sonra o da olaylara dahil oluyor. 

Bir şekilde evine giden Sibylle kocasına bir türlü kendisi olduğunu kanıtlayamıyor Adamın yalnızca karısının bileceği birçok kişisel sorularına cevap vermiş olmasına rağmen kocası bir türlü ikna olmuyor, ve onu polise teslim ediyor.

Bundan sonra olaylar, olaylar...Kim kötü, kim iyi, polislerin bile bu karmaşanın içinde olması, kendisine yardım etmek isteyen Rosie gerçekten bir iyilik meleğimi yok şeytanın ta kendisi mi ? Ya Christian Rössler, kardeşi İsabelle'nin de başına aynı durumların geldiğini ve gerçekleri otaya çıkarmak konusunda ona yardım edeceğini söyleyen Christian  ??

Bu tip kurguları seviyorsanız okunacaklar listenize ekleyebileceğini bir kitap diyebilirim 😊













22 Ocak 2017 Pazar

OYUNBAZ - Wulf Dorn


,

Merhaba

Arkadaşlar bu kitabı mutlaka okuyun. Yaklaşık yarım saat önce bitirdim ve instagram hesabımda belki henüz okumamış olanlar vardır diye hemen paylaştım. Çünkü orada da bahsettiğim gibi kitap gerçekten bir efsaneydi ve okunmaması büyük bir kayıp olacaktır.

Bir çok kitapta katilin kim olduğu konusunda ters köşe olduğum olmuştur kabul ediyorum ama yinede onlarda kısacık bir an bile olsa katil ile ilgili acaba bu mu diye içimden geçirmişimdir, ancak bu öyle mi !! İnanın aklımdan bile geçmedi !!

Psikiyatrist Dr. Jan Forstner bir yandan çocuk psikiyatrisi için bir klinik kurmaya çalışırken diğer yandan da kötü giden bir ilişkiyi kurtarmaya çalışmaktadır. Bir gün kimden geldiği belli olmayan güller alır ve sonrasında olaylar gelişmeye başlar. Jan önce güllerin ilişkileri sallantıda olan Carla'dan daha sonrada Carla'nın kendisi ile ilgili yazmış olduğu kitabı okumuş olan bir hayranından geldiğini sanıyor, ancak maalesef ikisi de değil. 

Çünkü bu güller kendisine saplantılı bir şekilde aşık olan ve kendini Jana olarak tanıtan bir kadından geliyor ve bu kadın Jan ile arasına girecek olan herkesi ortadan kaldırmakta olan hem erotomani hem de çoklu kişilik bozukluğuna sahip bir hasta , bir katil. Çok zeki ve her zaman Jan ve polislerden neredeyse 10 adım önde, ve hep bir planı olduğundan ve Jan'ın onu kurtarıcısı olduğundan bahsediyor.

Daha fazla anlatmak istemiyorum. Çünkü kurgu o kadar mükemmel ki büyüsü bozulmasın. 

Mesela kitabın kapağındaki kuş !! İlk önce bu ne ki böyle diye düşünmüştüm. Ama kitapta öyle bir yerde kısacık bir cümlede geçiyor ki benim yutkunduğum, kitlendiğim bir andır orası.

Sonra birde Jan bir hastasından bahsediyor bir yerde Dovalic. Öylesine isminin geçtiğini sanıyorsunuz ama sonradan öyle bir halde  karşınıza çıkıyor ki..

Ayy neyse çok uzattım biliyorum, şimdi dayanamayıp hepsini anlatacağım.


Ben kaçtım.. Ama ne olur bir şans verin Wulf Dorn'a ve Oyunbaz'a !!! 
Bu arada kitabı bitirdiğimde ki surat ifademi mi merak ediyorsunuz .. 


İŞTE BU !!


    








15 Ocak 2017 Pazar

PİYON / VEZİR -Aimee Carter






Sanırım bu seri bugüne kadar okuduğum en iyi distopya olarak kitaplığımda yerini alacak. Piyon'u ve Vezir'i arka arkaya okudum. Şimdi de sabırsızlıkla 3. kitap olan Şah'ı bekliyorum. 

Kitabımızın kahramanı Kitty Doe. 
Kitty , kendisi ile aynı soyadı taşıyan ve aynı kaderi paylaşan 40 çocuk ile birlikte Heights'de  bir grup evinde yaşıyor. Onların bu sınıfa dahil olmalarının nedeni ülkenin Nüfus Kontrol Sistemi adı verilen bir yönetim şekline geçmesi. Bu sistemde her ailenin sadece bir çocuk sahibi olma hakkı var. Eğer siz ikinci çocuksanız bu ekstra denilen ve çok kötü şartlarda yaşayan gruba dahil oluyorsunuz. 

Ülke 71 yıldır Hart ailesi tarafından acımasız bir diktatörlükle yönetiliyor. Orada yaşayanlar 17 yaşına geldiklerinde bir sınava giriyorlar ve bu sınav sonucu aldıkları dereceye göre yaşamlarını sürdürmek zorundalar. 

Kitty ve çocuklukluk aşkı Benjy'nin tek hayali 17 yaşını doldurduklarında girecekleri sınavda iyi bir puan alıp insanca yaşamlarına devam etmek. 

Ancak ; Kİtty bu sınavdan III alıyor ve buna göre belirlenen görevi ülkenin bir ucu olan Denver'a gidip kanalizasyon temizlemek. 

Kitty bu durumdan kurtulmak,  Benjy'den ayrılmamak için bir çözüm bulmaya çalışıyor. Benjy'de bir ay sonra bu sınava girecek ve eğer puanı VI olursa istediği kişi ile evlenme hakkına sahip olacak ve Kitty onun bu puanı alacağından emin. 

Şu anda önemli olan o bir ay zarfında Heights'de kalmak. Bunun içinde tek yol barlara gidip bedenini satmak. Benjy her ne kadar kesinlikle buna karşı çıksa da Kitty kararlı. Çünkü hükümet buralara pek karışmıyor. Grup evinden arkadaşı olan ve bu işi yapan Tabs ile o gece bara gidiyor ve 30 bin altın karşılığında kendisini satıyor.

İşte asıl  hikaye buradan sonra başlıyor. Kendisine sunulan teklifi  hiç bir şey bilmeden kabul eden Kitty'nin yolu hükümet ile kesişiyor ve uyandığında artık o Kitty değil. Bundan sonraki hayatını sınıfı VII olan başbakanın yeğeni Lilly Hart olarak devam ettirecek.

Entrika, sırlar, dram, gerilim, macera, hepsini Kitty ile birlikte  fazlasıyla yaşıyorsunuz. Kim dost kim düşman karışıyor. 


İkinci kitapta ise bu aksiyon, gerilim son hız devam ediyor.Normalde serilerin ikinci kitapları biraz daha durağan geçer ama bu seride kesinlikle öyle değil. Hatta ben ikinci kitabı daha bir soluksuz okudum diyebilirim. 

Kitabın diğer kahramanlarından olan Lilly'nin nişanlısı Knox , bu kitapta zaman zaman kafamı karıştırsa da benim en sevdiğim karakter oldu. 

Başbakanın oğlu Greyson'da öyle..

Benjy'nin ise silik bir karaker olduğunu düşünüyorum ve nedense Kitty'nin onunla değilde Know ile birlikte olmasını istedim hep 😍

Kitty'e zaman zaman deli olsam da ; hem geçmişini, hem kimliğini hem de bedenini kaybetmiş biri olarak onunla empati kurduğumda belki de böyle davranması normaldir dedim. Ama bazı yerlerde ki şımarıklıklarından dolayı hop oturdum hop kalktım. 

Bir isyanın ortasında olmak, yer alacağı taraftaki insanların hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğuna anlayabilmek. Verilecek kararlar sonucunda bazı sevdiklerinizi kaybetmeyi göze almak, hepsi ama hepsi bu kitapta..


Dedim ya ben bayıldım ve şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum 😄





  







7 Ocak 2017 Cumartesi

2016 VE OKUDUKLARIM

Merhaba 

2016 yılında kendime belirlediğim okuyacağım kitap sayısı 50 idi. Ama ben bunun biraz üstüne çıktım ve 62 kitap okudum. Bunların içinde en çok sevdiklerimi de aşağıda sıraladım .Sıralamayı ay içinde okuduklarım içinden seçerek buraya aktardım ve bunu yaparken fark ettim ki birçoğunu sevmişim, her birini gözüm kapalı önerebilirim 😉 





Ocak 2016




 Şubat 2016 
 Mart 2016

Nisan 2016


Mayıs 2016 

Haziran 2016 














Temmuz 2016 













Ağustos 2016  - Eylül 2016












Ekim 2016














Kasım 2016









Aralık 2016



1 Ocak 2017 Pazar

ŞEYTAN DİSCO

Merhaba 
2016 yılını Sarah Jio ile bitireceğimi söylemiştim. Ancak sonrasında Yaprak Öz'ün Şeytan Disco kitabına başladım ve yılın son günü bitti. Dolayısı ile o da 2016 yılında okuduklarım arasında girdi😃 



Yazarın bu kitap ile ilgili yaptığı bir söyleşiyi okumuştum, orada söyleşiyi yapan Güzel Zeynep Süphandağ 'ın bu kitap ile ilgili şöyle bir yorumu vardı ; 

Kitap okumak güzel, çok güzel şeydir. Şöyle düşünürsek isteğe bağlı bir tecrit gibidir; soyutlanır gidersiniz. Bana göre bu soyutlanma hali üç farklı şekilde gerçekleşir: İlki, bir iki haftada bitirilen (bu süre biraz daha uzayabilir) bu süre zarfında da çantada, yatağın başında, masaların üzerinde, yorganların altında takılan kitap tipidir. Güzeldir elbette ama derin izler bırakmaz anlık soyutlanmalardır. İkincisi Virginia Woolf veya James Joyce okurken olduğu gibi hafif içte bir bayılma ( Mrs. Dalloway karşıdan karşıya geçsin diye 60 sayfa beklersiniz ya hani), sonra bir ayıltma çabası yaratan fakat gerçekten etkileyen dünyasına girince çıkamadığınız kitaplardır. Üçüncüsü ise daha 4. sayfadan itibaren sizi içine çeken en geç iki güne bitirilen, o iki gün içerisinde de okuyamadığınız anlarda size dünyayı dar eden kitaplardır.Evet evet Şeytan Disko’dan bahsediyorum kesinlikle üçüncü tipin soyutlanma durumunu karşılıyor. Tabi bunlar benim fikirlerim… "


Bende kendisine tamamen katılıyorum. Şeytan Disco tam da böyle bir kitap 😊

Ancak benim kitabın konusuna geçmeden önce söylemek istediğim bir kaç şey var. Öncelikle Yaprak Öz'e çok ama çok teşekkür ettiğimi belirtmek istiyorum. Çünkü kitabı okurken  beni yıllar yıllar öncesine götürdü. O dönemlerde çok severek dinlediğim ama araya giren zaman ve getirdikleri nedeni ile hafızamın en derinlerine attığım şarkılar ve şarkılar ile birlikte gelen anılar..Bunların hepsini bana tekrar hatırlattı. O kadar heyecanlandım ve mutlu oldum ki.. Aşağıda bunlardan bazılarının linklerini yazdım. Mutlaka dinleyin.. Muhteşemdirler.. 

Domino Dancing  Pet Shop Boys
Big in Japan.. Alphaville 
Take On me .. A-HA
La Isla Bonita - Madonna
Notorious Duran Duran

Blue Jeans Lana Del Rey

Şimdi kitabın konusuna gelirsek; hikayeyi bize Deniz anlatıyor. Zaten hikayede onun hikayesi. Deniz maddi durumu iyi bir ailede büyümüş, babası intihar etmiş (bu arada bu kısmı okurken  "Aaaaa" diye sesli olarak ilk tepkimi verdim) ve yine maddi durumu gayet iyi olan Alp ile evlenmiş bir genç kadın. 

O ,istediği her şeyi istediği zaman elde edebilen, herhangi bir şey için çalışıp çaba göstermesine gerek olmayan bir hayatın içinde. Fakat tüm bunlara rağmen depresyonda ve onun bu durumundan kaynaklı evliliğinde de sıkıntıları var. 

Rüya mı , halüsinasyon mu ne olduğunu anlayamadığı şeyler görmeye başladığında bir psikiyatra gitmeye başlıyor. Sanki gördükleri onun anıları gibi. Kendisinin reenkarnasyon yaşadığına ve anılarında gördüğü beyaz çizmeli kızın bedeninde yaşadığına inanmaya başlıyor ve bu sırrı çözmek istiyor. Bu arada da günlük kıvamında bir defteri var ve her şeyi oraya yazıyor.

Bizde buraları okurken Raşel'i, Müge'yi, Levent'i, Tuna'yı tanıyor ve kitabın adının neden şeytan disco olduğunu öğreniyoruz.

Valla ben okurken tüylerim diken diken oldu, özellikle Abanttaki otelde arafta kalmış olan Raşel'in "şeytan disco, şeytan disco,şeytan disco,şeytan disco,şeytan disco..." diye seslenmesi ayyy orada çok fazla gerildim. Ensemden ayak parmaklarıma kadar ürperdim. 

Daha fazla detaya girersem muhtemelen spoiler vereceğim. Bu kitabı okuduğunuzda beni anlayacaksınız.

Haa resimdeki barbie bebek mi ?? Diyorum ya mutlaka okuyun !!!

Sevgiler..


28 Aralık 2016 Çarşamba

MART MENEKŞELERİ


Merhaba


Kitaplığımda bir tane bile kitabı olmamasına rağmen , ben bu seneyi bir Sarah Jio kitabı ile kapatmaya karar verdim. Evet bende hiç yok ama Beste'de (kızım)  tüm kitapları var 😊 bende ondan alıp alıp okuyorum. 

Aşağıdaki görselde zaten onun kitaplığından alınmadır 😉 






Hikayeleri her ne kadar birbirinin benzeri olsa da kafanızın yoğun olduğu dönemlerde bir çırpıda okuyabilirsiniz.  Aşk, gizem, sırlar, geçmiş ve bugün arasındaki bağlantılar, "bu kadarda olmaz canım" dedirten tesadüfler 😊 Ben üç kitabını okudum ve yorumum bu.

Ancak, bu demek değil ki aynı şeyleri okuyup duruyorsunuz, hayır, haksızlık yapmamak lazım, yazarın kalemi gayet akıcı ve zaman zamanda merak uyandırıcı olduğu için bir çırpıda bitiveriyor  ve keyif de alıyorsunuz. 


Bende ; bu yılın son kitabı olarak Mart Menekşelerini okudum. Mart Menekşeleri bildiğim kadarı ile yazarın ilk kitabıymış ve ABD Library Journal En İyi Kitap ödülünü almış. 


Sarah Jio'nun " ne yazsa okurum" diyen kemikleşmiş bir okuyucu kitlesi var. Yorumlarda, bloglarda hatta forumlarda bunu görebiliyorum, belkide  okurlarını hayal kırıklılığına uğratmamak için tarzını hiç değiştirmiyordur. Bilemedim. 

Neyse 😊; Kitabın konusuna gelirsek ; bu hikayede ana karakterimiz Emily Wilson. Kocası tarafından aldatıldığı için boşanmış, kalbi çok kırık, hayalleri alt üst olmuş genç bir yazar. Bu zor süreçte maalesef yazma işini de rafa kaldırmış. Ancak ; dünya başına yıkılmış gibi hissetse de  dik duruşundan da asla taviz vermeyen bir kişiliği olduğunu da söylemeliyim.  

Bu sıkıntılı günlerinde, büyük yengesi Bee, onu kendi yaşadığı yer olan Bainbridge adasına çağırıyor. Tabii bu durum Emily'e ilaç gibi geliyor ve hemen bavulunu toplayıp yola çıkıyor. 

Adaya vardığında ilk aldığı nefesin bile ona iyi geldiğini hisseden Emily , çocukluğunun yaz aylarını hep orada geçirdiği halde uzun zamandır adaya gitmediğini fark ediyor ve Mart ayının tamamını orada geçirmeye kadar veriyor. 

Bee'nin ona verdiği pembe odaya yerleşen Emily ada da yeni insanlar ile tanışıyor. Eveleyn,  Bee yengesinin en yakın arkadaşı. Birlikte çok eğleniyorlar. 

Sonra  çocukluk aşkı diyebileceğim Greg ile karşılaşıyor. Bir kaç kez dışarı çıkıyorlar. Sonra Henry ve Jack ile tanışıyor.  

Bu arada Emily yerleştiği odadaki dolabın çekmecesinde 1943 yılında yazılmış kırmızı kadife kaplı bir günlük buluyor. 

İşte hikayenin asıl başlangıcı burası ; günlük Esther isimli bir kadın tarafından kaleme alınmış, Emily dayanamayıp bu günlüğü okumaya başlıyor. 

Okudukça günlükte adı geçen kişileri araştırmaya başlıyor ,bu araştırmalar onu hem ailesi hakkında bilinmeyen gerçeklere götürüyor hem de yazmayı planladığı yeni romana ilham kaynağı oluyor. 

Benim bu kitap da en çok sevdiğim adanın tasviri ile ilgili olan bölümlerdi. O kadar güzel anlatmış ki insan deli gibi orada olmak istiyor. İnternette şöyle bir bakayım nasıl bir yermiş burası dedim... 

İşte size bir kaç görüntü ...bakar mısınız güzelliğe !!!!