10 Nisan 2017 Pazartesi

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat


Stefen Zweig, içeriği oldukça yoğun olan hikayeleri kısacık ve çok etkileyici öyküler haline getirebilen çok usta ve üretken bir yazar.

Bir Kadının Yaşamından 24 saat ‘de böyle bir öykü işte.




Hikaye;  1904 yılında Fransız Rivierasında bir grup tatilcinin kaldığı küçük bir pansiyona  yakışıklı ve genç bir adamın gelmesi ile başlıyor. Bu son derece yakışıklı Fransız geldikten 24 saat sonra pansiyondan ayrılarak ortadan kayboluyor.  Ancak tek başına değil. Pansiyonda bir süredir tatil yapmakta olan evli, çocuklu ve son derece mazbut bir portre çizen Madam Henriette ile birlikte…

Bu durum elbette ortalığı ayağa kaldırıyor. Pansiyonda kalanlar hemen yoğun bir ahlakçılık ile bu durumu eleştirmeye başlıyor. Evli ve çocukları olan br kadın nasıl olur da 24 saattir tanıdığı genç bir adam ile  gider? Çocuklarını nasıl bırakır? Kocasını bu şekilde bırakmaya ne hakkı vardır? Önyargı, aşağılama, yargısız infaz tam gaz devam etmektedir. Bu kadını bu insanlara karşı savunan bir kişi vardır. Pansiyondaki tatilcilerden biri olan hikayemizin anlatıcısı. O bu konuya daha derin bakmaktadır. Kadını savunurken kullandığı bir cümleyi aşağıda belirttim. Özü bu..

Bir kadının, kendisini içgüdülerine özgürce bırakmasını, tutukularının peşinden gitmesini, genelde olduğu üzere kocasının kollarında gözleri kapalı onu aldatmasından daha dürüstçe buluyorum”

Elbette onun bu sözlerini hiç kimse onaylamaz. Sadece bir kişi o bu konuşmaları yaptıktan sonra onunla konuşmak ister. Mrs. C. , ve anlatıcımıza hayatının 24 saatlik bir zamanını anlatır.
İşte bu 24 saat bir kadının hayatında neleri, nasıl değiştirdiğini, alınan bir kararın neleri kaybettirdiğini ya da kazandırdığını, sıradan bir 24 saatin nasıl ömre bedel bir 24 saat haline geldiğini görüyorsunuz.

Ve siz bu satırları okurken bir kez daha yazara hayran kalıyorsunuz.


Bu kitabın içinde beş ayrı hikaye var.

İlki ;Kitabımızın da adı olan ;  Bir Kadının Yaşamından 24 saat, diğerleri ; Kitapçı Mendel, Bir Yaz Öyküsü, Kızıl ve Yalnız İki İnsan.

Bu hikayelerden beni en çok etkileyen bir diğeri de Kitapçı Mendel’di..

Bu hikayede ; tüm gün Cafe Gluck’da oturan , kitaplara, özellikle antika değeri olan bilimsel kitaplara düşkün, onların alım satımını yapan ama kâr amacı gütmeyen kitap komisyoncusu , kitap sihirbazı Yahudi Jacob Mendel ile tanışıyoruz.  Mendel, isteyene istediği kitabı temin edebilen,  herhangi bir kitabın yazarını,  yayınevini, fiyatını, nereden bulabileceğinizi kısacası künyesini söyleyebilen ayaklı dev bir kütüphane.

Yazarın tanımı ile ;

“Onun dünyasında paranın yeri yoktu. Mendel’i sırtında hep aynı eski, aşınmış giysisiyle görürdünüz. Sabah, öğle, akşam önünde bir bardak sütle bir iki dilim ekmek dururdu. … O yaşamazdı. Onda tek yaşayan gözlük camlarının ardındaki iki gözdü. Bu gözler Mendel’in gizem dolu beynini kelimeler, kitap başlıkları ve yazar isimleriyle sürekli doldururdu. … İnsan özellikleri arasında tek tanıdığı, her insanda görülen. gururdu. …

“Viyana’da ve Viyana dışında onun bilgilerine saygı duyan ve onlara gereksinimi olan birkaç düzine insanın yaşadığını bilmesi de onun gururuydu.”

“Diğer müşterilerle hiç konuşmaz, günlük gazeteleri okumazdı. Dünyada neler olup bittiğinden habersizdi.”

O dönemlerde Birinci Dünya Savaşı  patlak veriyor. İşte bu savaş , güncel olaylarla ilgilenmeyen, gazete okumayan hatta etrafında çıkan yangını bile fark etmeyen, dünyadan bir haber bir adamın sonu oluyor 😐

Ve günün birinde, hiç olmayacak bir sebepten, gizli polis Mendel’i de tutukluyor. Çok basit bir nedenin sebep olduğu tutuklama sonunda iki yıl toplama kampında kalıyor “Jacob Mendel iki yıl boyunca toplama kampında, insanları tıkmış oldukları o dev barakada, çevresinde çoğu okuma yazma bilmeyen insanlarla birlikte…” 

Mendel gibi bir adam için kitaplardan uzak, böyle bir yerden daha yıkıcı ne olabilir ki... Bunun devamında da hikaye son derece akıcı ve sürükleyici bir dille devam ediyor ve can yakıcı bir sonla bitiyor.